BERREN VE BAHREN VE CEVVEN!
- Burak Tekiner
- 16 Haz 2024
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 26 Haz 2024

Yalnızca sesini duyduğun, gözünü gördüğün bir adamı nasıl tanırsın? Hiç tanımadığın birisi yalnızca ses tonu ile nasıl güven verir insana? Hiç yüzünü görmediğin bir insanın posteri nasıl asılır dört bir yana... Ve o insan, sadece ısrarla salladığı işaret parmağı ile elli yedi İslam ülkesinin liderlerinin veremediği umudu ve heyecanı nasıl verir? Nasıl yüreğinden tutup kaldırır izzetini yitirmiş biz yığınları?
En baştaki soru mühim: Bir adamı nasıl tanırsın? Elbette şairin dediği gibi; bir insanı en çok yaralarından tanırsın. Ribat topraklarında bir insanın yarası ne ise; onun yarası da o idi. Bilindik bir yara: Ömer Muhtar'ın, İzzeddin El Kassam'ın, Hasan El Benna'nın, Malik El Şahbaz'ın, Necmeddin Erbakan'ın yarası... Kimisinin yarası dünyası, kimisinin yarası davasıdır. Davası Kudüs olan, davası ümmet olan bir adamdan, Ebu Ubeyde'den mevzubahis açmak istiyorum.
Herkes bir bahis açtı bu kefiyeli adamdan. Kimisi Cemil Meriç gibi; ''sahneye maskeyle çıkmak... Hayır ben aktör değilim'' dedi. O ve arkadaşları ise Kudüs'ün özgürlüğüne kavuşacağı, semalarında füzelerin değil de kuşların uçuşacağı o gün açacak dediler yüzünü. Kimisi yüzüne değil de yüreğine baktı. O kefiyenin arkasında ümmetin yeniden ayağa kalktığını, bir avuç insanın direnişinin hikayesini dinledi.
‘‘Son dakika: Birazdan Ebu Ubeyde konuşacak'' haberleri düştüğünde ajanslara Muhammed Ali'nin sabah namazına doğru attığı yumruk misali dikkat kesildi ekranlara: ‘‘Whats my name? '' Muhammed Ali'nin her bir yumruğu, haykırıyordu Müslümanların kulaklarına: Benim adım ne!
Gerçek adını da bilmiyorduk, yalnızca lakabı: Ebu Ubeyde... Kudüs'ün anahtarlarını Hz. Ömer'e teslim eden, Kudüs'ün göz bebeği Ebu Ubeyde Bin Cerrah. Efendimiz'in ümmetimin emini dediği Ebu Ubeyde Bin Cerrah'ın adının kendisine yakıştırılması elbette boşuna değildi.
Ebu Ubeyde'nin her bir cümlesi de namluya sürülmüş bir mermi gibi çıkıyordu ağzından. Askeri kamuflajı, beden dili, vurguları bir askeri sözcüden çok daha fazlasıydı. Kâh Ey İslam Ülkelerinin liderleri diye başlıyordu sözlerine. Kâh ‘‘Arap ülkelerinin liderleri’’ diye başlıyordu. Sözlerinde bir hayıflanma ve sızlanma yoktu. Hitabını havada bırakan İslam ülkelerinin liderlerine bu kez ‘‘siz hepiniz; biz direnenler tek’’ dercesine, su ve ilaç istemişti. Onur, izzet, şeref kavramlarının omuzlarında bir yük olarak taşıyanlar için ağır bir ifadeydi. Herkes nasipleniyordu sözlerinden. Zalim işgal ordusu da nasipleniyordu, aciz İslam ülkesinin liderleri de... Kalbinin en mutena köşesinde sakladığı sözleri onurlu Filistin halkı için ifade ediyordu Ebu Ubeyde... Yalnız hissizleşmiş kalpler, vicdanını sürgüne yollayan güruhta karşılığı yoktu sözlerinin. En güzel karşılığı, umut bekleyen kitlelerde buluyordu. Erzurum'dan Konya'ya, Edirne'den Kars'a dalgalanıyordu posterleri...
Üç Arapça kelime öğretti bizlere. Berr, bahr ve cevv... Kara, deniz ve hava... Üç kelimenin sonundaki harfler yaptığı vurgu titretirken düşmanın kalbini, huzur veriyordu izleyenlere. O vurgunun altında tecessüm ediyordu Ebu Ubeyde'nin şecaati ve haysiyeti.
Çocuklar vardı bir de. En güzel sloganları atan, en çok gözleri parıldayan, ümmetin umudu, şairin hasretle söylediği'' bir milyon çocuk doğsun benden/ her yerde savaşsınlar Allah aşkına'' mısrasının karşılığı çocuklar! Ebu Ubeyde artık, dünyanın dört bir yanında çocukların kendisinin çizgi romanını okuduğu, bir kahramandı. Bir gün romanları yazılacak, bir gün sinemaları, bir gün belgeselleri çekilecek bu adam sahte kahramanlarla büyüyen evlatlarımızın da en büyük imkânı olacak. İşte o gün Hz. Ömer'in, Selahaddin Eyyubi'nin zeytun dağının eteklerinden girdiği yönden Kudüs-ü Şerif'e girecek o çocuklar. Çocuklar bizlere rağmen, amalarımıza, fakatlarımıza, lakinlerimize, reel politik tanrılarımıza, kanın ve gözyaşının, acının ve zulmün bile durduramadığı ticaretlerimize rağmen yeni bir dünya kuracak. Ebu Ubeyde'nin kefiyesini açtığı, Hanzala'nın yüzünü tekrar bizlere döndüğü yeni bir dünya...
Comments